Bugün konumuz “yaralı şifacı”. Kulağa her ne kadar şiirsel gelse de bu kelimenin arka planı çok kaotik. Hani diyoruz ya bazen bazı adamlar karşısında “ben onu sevgimle iyileştiririm” diye, kendimizi böyle süper kahraman gibi hissettiğimiz anlar… İşte tam da bundan bahsetmeye geldim.
Önce başroldeki adamlardan başlayalım. Hepimizin hayatına en az bir kere girmiştir böyleleri. O kırık, gözleri hep hüzünlü bakan, omuzlarında dünyanın tüm yükünü taşıyan o adamlar. “Çok zor bir çocukluk geçirdim” der, “ailemle aram çok kötü” der, “eski sevgilim mahvetti beni” der. İlk başta bir üzülürüz, “kıyamam sana” deriz. Ama sonra fark ederiz ki bu adamlar için yaşadıkları o travmalar iyileşmesi veya iyileştirilmesi gereken yaralar değildir. İstedikleri gibi kabalık yapma hakkını o travmalarla elde ederler. Sorumluluk almaktan o travmalar sayesinde kaçarlar. Arayıp sormama bahaneleri de budur. “Ben bağlanamıyorum, çünkü benim geçmişim şöyle kötü…”
Bir insanın çocukluğunda kötü şeyler yaşamış olması, değersizlik hissiyatıyla büyümüş olması, yetişkin olduğunda ona etrafı yakıp yıkma özgürlüğünü vermez. Ama bu adamlar ne yapıyor? Kendisini değersiz hissetmenin acısını etrafındakilerden çıkarıyor. Aklına eseni yapabileğini sanıyor.

Bu adamlara baktığımızda artık o yaralı çocuğu görüp üzülmek yerine şöyle bir tutup sarsmak gerekir bazen. Tamam çok zor bir yaşantı geçirmişsin evet ama bugün bu döngüyü kırmak için ne yapıyorsun? Bu adamlar travmalarını bir konfor alanı gibi kullanıp o bataklıkta kendileri çürümeye mahkum oldukları gibi bizi de çekmeye çalışırlar.
Şimdi biraz da çuvaldızı kendimize batıralım. Tamam bu adamlar bencil, peki biz? Neden arkamıza bile bakmadan koşarak kaçmak, uzaklaşmak varken elimizde yara bandımızla böyle adamların peşinden koşuyoruz? Biraz kendimize karşı da dürüst olmamız gerekirse eğer o ‘güçlü kadın’ maskesi altında aslında terk edilme ve kaybetme korkusuyla bekleyen kız çocuklarıyız. Öyle bir kodlamışız ki kendimizi şu var sadece: “eğer zoru başarırsan ve eğer bu imkansız adamı ‘adam’ edersen işte o zaman gerçekten sevilmeye layık olursun.” İşte bu yüzden bizi gerçekten sevebilecek adamlar bize sıkıcı geliyor. Biz karmaşık şeyleri seviyoruz. O karmaşa bize tanıdık. Bu tür adamları iyileştirmeye çalışmak aslında bir nevi takıntı.
İçten içe şunu söylüyoruz kendimize: “eğer onu ben iyileştirirsem beni asla bırakmaz.” Olay aslında onun iyileşmesi de değil. Olay bizim vazgeçilmez olma arzumuz. İlişkiyi bir hastaneye, kendimizi de bir doktora çeviriyoruz ama unuttuğumuz bir gerçek var. Hastalar iyileştiğinde yaptıkları ilk şey hastaneyi terk etmek olur.

Bu yaşanılan şeyin adı ‘büyük aşk’ falan değil. Bu yaşanılan şey kendi değersizlik hissini fedakarlık maskesiyle örtmeye çalışan bir kadın ve iyileştirebilirim umuduyla seçtiği yaralı adamın hikayesi. O adam iyileşmeyecek. Neden sorumluluk alsın, konfor alanından çıksın ki? Siz zaten onun yerine üzülüyorsunuz, onun yerine düşünüyor, onun yerine çabalıyorsunuz.
Yaralı şifacı olacaksak önce o şifayı kendi içimize akıtmak dileğiyle…


Yorum bırakın