
Orhan Pamuk’un sevdiğim eserlerinden biri olan Masumiyet Müzesinin dizi olarak yayınlanmasına günler kalmışken Kemal & Füsun ikilisi hakkında bir şeyler konuşmayı vazife edindim ve başlıyorum.

“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.”
Kemal böyle başlıyor hikayesini anlatmaya. Nişantaşı burjuvazisinin konforlu alanında, Sibel ile bir evlilik yolunda olan Kemal için Füsun tam olarak neydi? Belki bir kaçamak ya da belki sadece bir haz nesnesi.. Peki ya aşk? Psikianalitik açıdan bakacak olursak cevap koca bir HAYIR.
Kemal, Füsun’a aşık değildir. Kemal , Füsun’un yanında hissettiği iktidar ve tatmin hissiyatına aşıktır. Kemal, Füsun’un dünyasında ona gençliğini, cinselliğini ve kuralları bozma arzusunu sunan bir aynadır. Başka bir taraftan bakarsak Sibel toplumsal onayımızı, Füsun ise ilkel arzularınız temsil eder. Kemal, bu iki kadın arasında bir seçim yapamaz. Neden diye soracak olursak; narsistik yapılar her şeye sahip olma hakkını kendilerinde görürler. Oyuncağı elinden alınmış ve o oyuncağı geri almak için dünyayı yakıp yıkmaya hazır, narsistik yaralar almış bir çocuk…
Kemal, Füsun’u hayalleri, korkuları, arzuları olan bir kadın olarak görmüyordu. Füsun, Kemal’in aynasıydı. Genç, güçlü ve arzulanan biri… Ayna kırıldı. Füsun gitti. Kemal aşk acısı çekmedi, yansımasını kaybetmenin acısını çekti.
Masumiyet müzesi. Tuzluklar, biblolar, izmaritler, tokalar… Kemal yıllarca, Keskin’lerin evine giderek eşyalar çaldı. Bunu ben bebeklerin anneleri yanlarında yokken battaniyelerine sarılıp o kokuyu alınca sakinleşmelerine benzetiyorum. Kemal de tam olarak bunu yapıyor aslında. Füsun’a sahip olamıyorum, bari dokunduğu tuzluğa sahip olayım. Bu Kemal’in bir nevi zamanı durdurma çabası. Kemal yetişkin bedenine sarıp sarmalanmış terk edilme anksiyetesi yaşayan bir çocuktur.
Peki izmaritler? 8 yıl boyunca Keskin’lerin evine girip çıkan Kemal 4213 tane izmariti saklıyor. Bir izmarit çöptür. Ama Kemal için o izmaritler Füsun’un dudaklarının değdiği, söndürülme şeklinden anladığı bir şekilde o anki ruh halinin bir kaydıdır. Hepsinin altına tarihler döşenmiş bir şekilde hem de. Sağlıklı bir yas süreci yaşamayan Kemal bu eşyaları bir müzede sergiler. Bu müze Kemal’in Füsun’u ölümsüzleştirme çabasıdır.

Peki Kemal’in Füsun’a karşı olan bu takıntısını besleyen şey neydi? 1970’lerin 80’lerin Türkiye’sindeki cinsel ikiyüzlülük… Toplum bakire sibel ile ‘evlenmeyi’, tezgahtar Füsun ile de ‘sevişmeyi’ dayatır. Duygular ve cinsellik bu denli keskin sınırlarla ayrıştığında Kemal bütünleşemez. Füsun’la bir hayat kuramamasının yarattığı engellenmişlik hissi Kemal’in takıntısını körükler.
Psikolojide bir kural var. “Yarım kalan işler zihni daha çok meşgul eder.” Kemal ve Füsun ikilisinin hikayesi tamamlanmamış bir Gestalt’tır. Müze ise bir tamamlanma çabasıdır.
Peki Füsun? Füsun bu hikayede önce Kemal’in cinsel arzu nesnesidir. Sonra Feridun’un sinema hayallerinin figüranıdır. En sonunda da Masumiyet Müzesi’nin ana sergi parçasıdır. Füsun, Kemal’e aşık mıdır bilinmez. Fakat bu boğucu ilgiden kaçmak için çabalar, öfkelenir, bazen boyun eğer ama sonunda kendini yok eder.
Kemal, hikayenin sonunda “herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım” diyor. Takıntısı hayatının anlamı haline gelmiş bir adamın kendi gerçeğini yaratması.
Aşk karşılıklıdır. Büyür, değişir, gelişir. Ama takıntı nesnelere ihtiyaç duyar. Kemal, Füsun’u sevmeyi beceremedi. Füsun’un eşyalarını, gözünün, dudaklarının değdiği şeyleri sevmeyi denedi. Bizler için Kemal, tedavi edilmemiş bir yasın, narsistik kırılmanın ve melankolinin edebi şekilde sunulan tehlikeli bir örneğidir. Masumiyet Müzesi, Kemal’in içindeki devasa boşluğun somut halidir.


Yorum bırakın