
İlhami Güngör’ün bir kült haline gelen ve sinemaya uyarlanan o eseri ‘Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku’ hakkında konuşmak istiyorum bugün. Yıllarca adı üstünde “derin bir tutku” hikayesi olarak pazarlandı bu hikaye. Peki bu gerçekten bir aşkın mı hikayesiydi?
Arif’in o bitmek bilmez iç monologları, bunalımları ve Müzeyyen’e karşı yere göğe sığdıramadığı o anlaşılmaz çekimi… Peki buna bir psikoloji gözlüğü takarak bakarsak bu gerçekten bir tutku mu yoksa bağlanma korkusunu edebi ve entelektüel cümlelerin arkasına gizleyen narsistik bir hezeyan mı? Gelin, Arif tipi erkekleri ve Müzeyyen tipi kadınları o meşhur “bir takım şeyler” parantezinde inceleyelim.
Arif… Arif fiziken sizinle oradadır. Aynı masada, aynı yatakta. Sizinle uyur, sizinle uyanır. Peki Arif’in zihni? Arif zihnen aslında asla tam olarak sizinle değildir. Arif gibilerin en büyük savunma mekanizması hikayeleştirmedir. Yaşadığı o anı hissetmez. Yeniden kurgular ve o anı kafasında baştan yazar. Karşısındaki kadın onun için gerçek bir insan değildir, kendi ördüğü olay örgüsünün içine yerleştirdiği bir karakter ve bazen de sadece bir ilham perisidir.

“Birtakım şeyleri, bir takım şeylerin arkasına saklayarak yaşıyorsun Arif.” Müzeyyen, Arif’e en büyük tokadı bu cümlesiyle atar. İşte teşhis tam olarak budur. Arif gibiler samimiyetten, çıplaklıktan ve gerçek bir bağın getirdiği sorumluluktan korktukları için araya hep “birtakım şeyler” koyarlar. Kitaplar, filmler, henüz kurulmamış cümleler…
Bir romanın kahramanı olmayı reddeden gerçek kadın; Müzeyyen. Peki ya Müzeyyen? Müzeyyen Arif’in ona yapıştırmaya çalıştığı etiketleri reddeder. “Gizem,” “Bilinmezlik.” Müzeyyen acıkan, susayan, sevişen, yaşayan ve en önemlisi de var olan bir kadındır. Arif’in kafasında idealize ettiği o kadın imajına bürünmeyi, sığmayı reddeder.
Arif’in filmin sonunda çektiği acı Müzeyyen’i kaybetmenin acısı değildi. Hayal dünyasındaki, idealize ettiği o kadını, kendi yansımasını kaybetmenin acısıydı. Müzeyyen gidince Arif’in romanı yarım kaldı.


Yorum bırakın